24 Aralık 2019 Salı

Antik DNA’ya Göre Köpeklerin Evcilleşme Süreci Bir Kerede Gerçekleşti


Bu köpek kafatasının iç kulak kemiklerinden alınan DNA, araştırmacıların köpeklerin köken hikayelerini çözmelerine yardımcı oluyor. Kafatası yaklaşık 4.700 yaşında ve Almanya’daki Kiraz Ağacı Mağarası’nda bulundu. F: Amelie Scheu


Antik DNA’ya Göre Köpeklerin Evcilleşme Süreci Bir Kerede Gerçekleşti

Köpeklerin evcilleşmesinin nasıl ve ne zaman gerçekleştiğine dair süregelen tartışmalara yeni bir yaklaşım da henüz sonuçlanmış yeni bir genetik araştırmadan geliyor: insanlar ve köpekler arasındaki uzun süreli dostluğa yalnızca tek bir deneme neden olmuş olabilir.


Antik köpeklere ait yeni veriler, köpeklerin 20.000 ila 40.000 yıl önce kurtlardan farklılaştığını gösteriyor. Araştırmacılar, sonrasında köpeklerin yaklaşık 17.000 ila 24.000 yıl önce genetik açıdan farklı iki ayrı doğu ve batı grubunu oluşturduğunu hesapladılar. Bu zamanlama ve diğer genetik veriler köpeklerin sadece bir kez evcilleştirildiğine işaret ediyor.
Bu fikir geçen yıl ortaya atılan ve Avrupa ile Doğu Asya’daki köpeklerin farklı şekillerde evcilleştirildiğini ve Asya köpeklerinin nihayetinde Avrupa’daki köpeklerin yerini aldığını öne süren hipotez ile tezat oluşturuyor.
Bilim insanları, köpeklerin kurtlardan geldiğini kabul etmekle birlikte, köpeklerin evcilleştirilmesinin nerede, ne zaman ve –nesilden nesile aktarılarak- kaç aşamada gerçekleştiğinin son birkaç yılda birçok kez yeniden düşünülmüş olduğunu belirtiyorlar.
Yapılan bu yeni çalışma için “köpek kökenlerini tekrar tek bir zamana ve tek bir yere yerleştiriyor ve bu gerçekten oldukça önemli” diyor Stokholm Kraliyet Teknik Üniversitesi’nden evrimci genetik uzmanı olan ve köpeklerin Doğu Asya kökenli olduğu fikrinin savunucularından Peter Savolainen, ve ekliyor: “Tek bir köken var ve o da Avrupa’da değildi”.
Bu çalışmada, Almanya’daki Herxheim’da bulunan 7000 yaşında bir köpeğin ve yine Almanya’daki Kiraz Ağacı Mağarası’nda (Kirshbaumhöle olarak da bilinir) bulunan 4.700 yıllık bir köpeğin gen haritası ve genomları incelendi. Bilim insanları ayrıca, daha önceki bir araştırmada iki evcilleştirme olayı ortaya koyan ve İrlanda’daki Newgrange’de bulunan 4,800 yaşında bir köpeğe ait DNA verilerini de analiz ettiler.
Almanya’daki Kiraz Ağacı Mağarası’nda bulunan 4.700 yaşındaki bir köpeğin kafatası (merkez çubuğunun sağında). Kafatası, köpeklerin yalnızca bir kez evcilleştirildiğini gösteren yeni bir genetik çalışma ile analiz edildi. F: Timo Seregely
New York Stony Brook Üniversitesi’nden evrimci genetik uzmanı ve araştırma ortak yazarlarından Krishna Veeramah, köpeklerin birden fazla ve farklı şekillerde evcilleştirildiği iddiası için olağanüstü kanıtlara ihtiyaç duyulduğunu belirtiyor. Ayrıca, antik köpeklerin eksiksiz gen haritasının da daha sade bir öykü önerdiğini aktaran Veeramah “Verilerimizin hepsini sadece bir evcilleştirme olayı ile açıklayabiliriz” diyor.
Veeramah ve meslektaşları, doğu ve batı köpekleri arasında bir ayrımın olduğunu ancak bu bölünmenin büyük olasılıkla evcilleştirmeden sonra gerçekleştiğini düşünüyor. Modern Avrupa köpekleri, kıtadaki Taş Devri köpekleri ile ortak miraslarını hala paylaşıyorlar; bu da tüm yavruların farklı bir şekilde evcilleşmiş Asya köpeklerinin Avrupalı benzerlerinin yerini alması fikrinden ziyade tüm köpeklerin ortak bir kaynaktan geldiğine bir ipucu teşkil ediyor.
Veeramah, bu yeni verilerin de birden çok evcilleştirme olduğu teorisini tamamen çürütmediğini sadece daha yalın bir şekilde tek bir olaya daha basit bir açıklama sunduğunu ve ayrıca insanlar ile köpeklerin nerede –en iyi arkadaş- olduğunu göstermediğini belirtiyor. DNA verilerinden oluşturulmuş bir soy ağacı, günümüzdeki Güneydoğu Asya ırklarını bu soy ağacındaki en erken dala yerleştirerek Asya’da bir kökeni işaret eder ancak Veeramah’a göre bir köpek ırkı’nın günümüzdeki yeri köpeklerin 20.000 yıldan daha uzun süre önce nerede evcilleştirildiğini yansıtmayabilir.
Çifte evcilleştirmeyi öneren ekip ise köpeklerin tek bir kaynaktan geldiğine ikna olmuş değiller. Oxford Üniversitesi’nden evrimci genetik uzmanı olan Greger Larson’a göre, bu yeni çalışma sadece genetik verilere dayanıyor ve arkeolojik kanıtları hesaba katmıyor.
Larson “Ortada somut bir delil ya da doğrudan bir çelişki yoktur, bizim ikili köken hipotezimiz, yalnızca tek bir kaynak olduğu hipotezindeki gibi yine olasılıklar arasındadır.” diyor. Araştırmacılar, bu olasılıkların hangisinin geçerli olduğunu birden fazla farklı yerden daha yaşlı köpekleri analiz edinceye kadar, kesin olarak bilemeyecekler.
Çalışma verileri, erken melezlerin, nişastayı kurtlardan daha iyi sindirebilme yeteneğini geliştirdiklerinden ve bu sayede erken tarımcıların çöp yığınlarından tahıl yeme imkânlarından dolayı evcilleşmiş olabileceklerine dair yakın zamanda önerilen bir fikre de meydan okuyor. Önceki bir araştırmada, günümüz köpeklerinin, nişastanın parçalanmasına yardımcı olan bir enzim üreten AMY2B geninin birçok kopyasına sahip oldukları bulunurken, kurtların ise yalnızca iki kopyaya sahip olduğu bulunmuştu.
Yeni araştırma, iki antik Alman köpeğinin de AMY2B’nin iki kopyasına sahip olduğunu, Newgrange köpeğinde ise üç kopya olduğunu ortaya çıkarıyor. Bu köpekler evcilleştirilme aşamasından binlerce yıl sonra yaşadıklarından, elde edilen bulgular ilk evcil köpeklerin kurtlardan nişastayı sindirmek için daha iyi donatılmış olmadığını da ortaya koyuyor. Ancak Veeramah, bu antik köpeklerin daha sonradan amilaz geni kopyalanmasını mümkün kılan diğer genetik varyantlarının olduğunu da belirtiyor. Ancak bunun da tam olarak ne zaman oldu belli değil.



Science News. 18 Temmuz 2017.
Makale: Botigué, L. R., Song, S., Scheu, A., Gopalan, S., Pendleton, A. L., Oetjens, M., … & Bobo, D. (2017). Ancient European dog genomes reveal continuity since the early Neolithic. Nature Communications, 8.

20 Aralık 2019 Cuma

Yunanistan'da içi altın yaldızla kaplanmış iki bronz çağı mezarı keşfedildi

Yunanistan'da içi altın yaldızla kaplanmış iki bronz çağı mezarı keşfedildi

Yunanistan'da içi altın yaldızla kaplanmış iki bronz çağı mezarı keşfedildi

Yunanistan'ın Mora Yarımadası kıyılarında yer alan Messinia kentinin Pylos bölgesindeki arkeoloji kazılarında içinde mücevher ve ilginç tarihi eserler bulunan, altın yaldızla kaplanmış iki kraliyet mezarı keşfedildi. Arkeolojik buluntular arasında arpa demetleri ile çevrili boğaları tasvir eden bir altın yüzük ve Mısır tanrıçası Hathor'u tasvir eden bir kolye de yer alıyor.
ABD’nin Cincinnati Üniversitesi’nden arkeologlar, Antik Yunan’daki yaşama dair yeni ipuçları sunan, içerisi altın yaldızla kaplanmış arı kovanlarını andıran iki kraliyet mezarı keşfettiklerini açıkladır. Yunanistan'ın Pylos kentinde bulunan mezarların Bronz Çağı’na ait olduğu belirtildi.
Yunanistan Kültür Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, her iki mezarın kubbe şeklindeki çatılarının, antik çağlarda yıkıldığı ve soyguncular tarafından yağmalanamayacak kadar fazla molozla dolduğunu belirtildi.
Cincinnati Üniversitesi arkeoloji ekibinin, mezarlardaki kazı ve eserleri belgeleme işlemleri için 18 aydan fazla zaman harcadığı ifade edildi.
Araştırmacılar, keşfin erken Miken ticareti ve kültürü hakkında yeni bilgiler içerdiğini savunuyorlar.
Cincinnati Üniversitesi tarafından desteklenen ve karı koca arkeolog olan Jack L. Davis ve Sharon Stocker, 2015 yılında Griffin Savaşçı Mezarı’nı bulmuşlardı. M.Ö 1450 yıllarına kadar uzanan bir Bronz Çağı mezar türü olan Griffin Savaşçı Mezarı, fildişi bir plakaya kazınmış, yarı kartal, yarı aslan olan mitolojik bir yaratığı simgeliyordu.
Jack Davis, iki boğa ile birlikte arpa demetlerini tasvir eden altın yüzük gibi eşyaların, 3.000 yıldan daha uzun bir süre önce Akdeniz’deki yaşama dair önemli bilgiler verdiğini söylüyor: "Mezarlar, duvarlardan düşen küçük altın yaprak parçalarıyla doluydu. Bu mezarlar yapıldığı sırada, anakara Yunanistan ve Girit’te Miken uygarlığı gelişiyordu. Miken halkı devasa saraylar inşa etti ve arkeologların Linear B adını verdiği bir yazı sistemi geliştirdi. Bu medeniyet, yaklaşık MÖ 3.200 yıl öncesinde yıkıldı."
Bulunan iki yeni mezarın da en az Griffin Savaşçı Mezarı kadar önemli olduğunu belirten Davis, ilkel mezarlarda bulunan eserlerin Akdeniz'deki yaşam hakkında benzer hikayeler anlattığını söyledi. Bu arada Griffin Savaşçısı'nın kimliği henüz çözülebilmiş değil. Stocker, savaşçının mezarında bulunan zırh, silah ve mücevher kombinasyonunun kuvvetle muhtemel askeri ve dini bir yetkiye sahip olduğunu gösterdiğini, hatta muhtemelen daha sonraki Miken dönemlerinde ‘Wanax’ olarak bilinen kral olabileceğini ifade etti.
Griffin Savaşçısı Mezarı gibi, iki aile mezarı da mitolojik yaratıklarla süslenmiş sanat eserleri içeriyordu. Akik mühür taşının üzerinde ayakları üzerinde dik duran iki aslan benzeri yaratık bulunuyor. Hemen üstlerinde ise Geni adı verilen 16 köşeli bir yıldız yer alıyor.
Stocker, aynı 16 köşeli yıldızın mezardaki bir bronz ve altın eserde de göründüğünü belirtti.
Normalde Miken Uygarlığı’nda 16 köşeli yıldızın olmadığını söyleyen Stocker, hem altın hem de bronz eserlerde bu simgenin yer almasının dikkat çekici olduğunu ifade etti. Ekip ayrıca mezarların içinde Mısır tanrıçası Hathor'a benzeyen altın bir kolye de buldu.
Çeviri: Berk Baylançiçek- webtekno.com

3500 Yıllık Savaşçı Mezarındaki İlginç Ölü Hediyeleri İncelendi


Antik yunan savaşçısının mezarında bulunan fildişi tarak. Department of Classics / University of Cincinnati
Antik Yunan savaşçısının mezarında bulunan fildişi tarak. F: Department of Classics / University of Cincinnati

3500 Yıllık Savaşçı Mezarındaki İlginç Ölü Hediyeleri İncelendi
Geçtiğimiz yıl bir antik Yunan savaşçısının mezarında, güzelce işlenmiş altın yüzüklerden ve değerli taşlardan oluşan bir hazine ortaya çıkarılmıştı. Bugün, Arkeologlar bulunan hazinenin Girit Adası ve dolaylarından yağma edilmediğini, altın eserlerin savaşçının kendi kültürüne ait olduğunu düşünüyor.
İktidar yüzükleri olarak addedilen bu altın yüzüklerin, Pilos’un ( Savaşçının mezarının da bulunduğu Yunanistan’ın güneybatısındaki bir kasaba) yerel halkını yöneten seçkin sınıfın iktidarını temsil eden bir gösterge olduğu düşünülüyor.
Mezar dramatik bir tarihsel sürece, Girit Minos kültürünün Güney Yunanistan’daki uzantısına, anakarada Miken Uygarlığının temellerinin ilk atıldığı zamana ışık tutuyor. Akhilleus, Agamemnon ve Odysseus gibi Homerik kahramanlara ev sahipliği yapan Miken Uygarlığı, MÖ. 1200 yılından kısa bir süre sonra çökmesine rağmen, 700 yıl sonra ortaya çıkacak olan Klasik Yunan döneminin müjdecisi oldu.
Geçtiğimiz yıl Cincinnati Üniversitesi’nden evli bir arkeolog çift olan Jack L. Davis ve Sharon R. Stocker tarafından bulunan mezar, diğer arkeologlarca son yarım yüzyılda Yunanistan’da bulunmuş olan en zengin mezarlardan biri olarak tespit edildi. Savaşçı, mezarın etrafında bulunan bir çömlekten elde edilen tarihlendirmelere göre MÖ. 1450 dolaylarında gömülmüştü. Johannesburg’daki Witwatersrand Üniversitesi’nden Lynne Schepartz ve Tobias Houlton savaşçının yüzünü kafatasından yola çıkarak yeniden canlandırdı.
Pilos'taki Griffin Savaşçısı'nın mezarında bulunan yüzük. Jennifer Stephens / University of Cincinnati
Pilos’taki Griffin Savaşçısı’nın mezarında bulunan yüzük. F: Jennifer Stephens / University of Cincinnati
Mezarda bulunan altın yüzüklerin, işlenmiş değerli taşların ve diğer buluntuların Minos kültüründen izler taşıyor olması, bir müddet boyunca arkeologları, bulunan kıymetli eşyaların Girit üzerine yapılan akınlardan elde edilen yağma malları olduklarını düşünmeye sevketti.
Diğer buluntuların yanı sıra ele geçirilmiş olan bir bronz ayna ve 6 adet fildişi tarak, bir savaşçının mezarında bulunmasından ötürü arkeologları şaşırtan bir detaydı. Ancak antik Yunan savaşçıları uzun saçlı olmaları ile biliniyordu ve özellikle Spartalı savaşçılar, savaşlardan önce taradıkları uzun saçları ile nam salmışlardı. Ayna ise ritüel bir öneme sahip olabilirdi. Öyle ki altın yüzüklerden birinin üzerinde tasvir edilmiş olan bir tanrıça figürü, elinde benzer türden bir ayna tutuyordu.
Hem mezarda bulunan hem de altın yüzüklerin üzerinde tasvir edilen buluntulardan bir diğeri ise, bir asa idi. Mezarda bulunan bükümlü metal parçanın ilk görüşte bir et kancası olabileceği düşünülmüştü. Ancak üzerinde yapılan incelemeler sonucu bunun, üzerine bir soket ve çivi deliği yardımıyla boynuzlu bir hayvan başı (muhtemelen bir boğa) monte edilmiş bir asa olduğu anlaşıldı. Dahası, bu altın yüzüklerden birinin üzerinde tasvir edilen sahnede, bir tanrıça bu asaya benzer bir asayı elinde tutmaktaydı. Asa yüksek bir ihtimalle, savaşçının dini ya da dünyevi bir otoriteye sahip olduğunu gösteriyor.
Chronis Papanikolopoulos/University of Cincinnati
F: Chronis Papanikolopoulos/University of Cincinnati
Arkeologlar bu savaşçının ve onu gömen kimselerin Minoslu mu yoksa Minos kültürünün etkisi altında kalmış Mikenler mi olduklarını henüz kesin olarak bilemiyorlar. “Kim olurlarsa olsunlar, bu insanlar Minos Kültürü’nü anakara ile tanıştıran ve Miken kültürünü şekillendiren kimselerdi” diyen Dr. Davis, bu insanların muhtemelen Minoslular gibi giyindiklerini ve evlerini Girit’te kullanılan tekniklerle inşa ettiklerini belirtiyor. Dr. Davis, “Bu savaşçı gösteriyor ki en başından beri anakarada Minos Kültürü’nden haberdar olan insanlar vardı ve bu insanlar bu kültürün ögelerini kendi iktidarlarını kurabilmek gibi belirli bir amaç uğruna buraya getirdiler” diyerek sözlerine devam ediyor.
Savaşçının ölümünden yarım yüzyıl sonra, MÖ 1450 dolaylarında bu iktidar, Messinya bölgesi de dahil olmak üzere 20 önemli yerleşim yeri üzerinde yayılma gösterdi. Bu bölgede yaşayan herkes Pilos’taki ‘Nestor Sarayı’nda hüküm süren yerel Miken Hükümdarlarına vergi veriyordu.
Mezarın bulunduğu bölgeden çıkarılanlar arasında bir altın zincir ve bir bronz kupa da bulunuyor. Department of Classics/University of Cincinnati
Mezarın bulunduğu bölgeden çıkarılanlar arasında bir altın zincir ve bir bronz kupa da bulunuyor. F: Department of Classics/University of Cincinnati
Texas Üniversitesi’nden bir bronz çağ uzmanı olan Cynthia W. Shelmerdine, savaşçının mezarında bulunan yüzüklerin ve mühürlenmiş değerli taşların, idari ve politik bir gücün temsili olduğu noktasında diğer bilim insanları ile hemfikir olduğunu belirtiyor. Shelmerdine, yüzüklerin, Minos usulü mühürleme yöntemi ile işlem görmüş olsun ya da olmasın, idari bir erki işaret ettiğinin açık olduğunu söylüyor ve sözlerine şu şekilde devam ediyor, “Kimler tarafından kazılmış olursa olsun , Mezar, anakaradaki seçkin sınıfın Girit’teki elit sınıfla yakından ilişkili olduğunu gösteren diğer delillere uyuyor “.
Mikenler görkemli dönemlerinin sonuna dek, boğanın üzerinden atlayan jimnastikçiler gibi Minos kültürünün ögelerini kendi idari ve sanat geleneklerinde kullanmaya devam ettiler. Ancak klasik dönemlerde Minos kültürünün hatırası giderek soldu ve Minotaur’u nasıl öldüreceğini ve labirentten nasıl kaçacağını Theseus’a anlatan Minos Kralı’nın Kızı Ariadne’nin mitinde yaşamaya devam etti.



NY Times, 3 Ekim 2016

3500 Yıllık Mühür, Antik Yunan Sanat Tarihini Değiştiriyor



Sadece 3,5 cm büyüklüğündeki bu mühür, inanılmaz derecede ayrıntılı. F: Cincinati Üniversitesi

3500 Yıllık Mühür, Antik Yunan Sanat Tarihini Değiştiriyor

Yunanistan’ın Peloponez yarımadasında yer alan 3.500 yıllık bir savaşçı mezarında bulunan büyüleyici bir mühür, Antik Yunan’ın sanat tarihine dair bilgileri sarsıyor.


Antik Yunan sanatının tarihini yeniden yazabilecek karmaşık ve büyüleyici bir mühür, arkeologlar tarafından keşfedildi. Bir mühür olarak kullanılan taş, Antik Yunan sanatının bilinen en iyi eserlerinden biri olduğunu iddia eden araştırmacılar tarafından “başyapıt” olarak nitelendiriliyor.
“Pylos Savaş Akik Taşı” olarak da bilinen mühür, 3,5 cm büyüklüğünde ve şiddetli bir savaş sahnesini betimliyor.
2015 yılında Pylos Antik Kenti yakınlarında keşfedildiğinde, yarım yüzyılı aşkın bir süredir Yunanistan’daki en muhteşem buluntu olarak değerlendirilen Griffin Savaşçısı’nın mezarından, 3.000’den fazla muhteşem güzellikte eser çıkmıştı. Söz konusu mühür ise, mezardan çıkan en son ve en önemli obje.

3500 yıllık savaşçı mezarı

Mezar, yaklaşık olarak MÖ 1500 yıllarında ölen, güçlü bir Miken savaşçısı ya da rahip olduğu düşünülen iyi korunmuş kalıntılar içeriyordu. Mezarda bulunan birçok önemli eser, Antik Yunan kökenleri hakkında şimdiye kadar kabul edilen bilgilere de meydan okuyor.

Söz konusu mezar iki yıl önce keşfedildi. Ancak mühürün üstündeki kireci temizlemek, konservatörlerin bir yıldan daha uzun bir süresini aldı ve en sonunda mühürün karmaşık tasarımı ortaya çıktı.
Detaylarıyla büyüleyen akik taşından yapılmış mühür, yaklaşık 3500 yıllık. F: Cincinati Üniversitesi
Cincinnati Üniversitesi’nden Shari Stocker, “Bu mühüre ilk defa bakmak çok heyecan vericiydi, hala da öyle. Hatta bazı insanların ağlamasına bile sebep oldu.” diyor.
Aynı üniversiteden Jack Davis, “Bu mühürle ilgili asıl büyüleyici şey, insan vücudu ve kas sistemi betimlemesinin böylesine ayrıntılı bir seviyede olması. Bu seviyedeki ayrıntı, 1000 yıl sonrasında ortaya çıkan Yunan sanatının klasik dönemine kadar bir daha bulunmuyor. Muhteşem bir keşif.” diyor.
Mezarda bulunan altın zincir. F: Cincinati Üniversitesi
Mührün oldukça küçük boyutuna rağmen, silah ve mücevher gibi detayları tasvir eden karmaşık gravürler, yalnızca güçlü bir kamera merceği ve fotomikroskop ile görüntülendiğinde netleşiyor.
Davis, “Ayrıntıların bir kısmı sadece yarım milimetre büyüklüğünde. Anlaşılmaz derecede küçükler.”
3500 yıllık mühür, 3500 yıl önce ölen bir savaşçının mezarında, diğer birçok muhteşem objeyle beraber bulundu. F: Cincinati Üniversitesi

Homeros’a bir referans olabilir

Mühürün üstünde, güçlü bir savaşçının, daha önce öldürmüş olduğu bir rakibinin üzerinden, diğer rakibinin boynuna kılıcını geçirdiği görülüyor. Sahne, Homeros’un destansı şiiri İlyada’da Troya Savaşı’nın hikayesini anlatan epik savaşları anımsatıyor.

Araştırmacılar, mühürün muhtemelen Miken ve Minos uygarlığından Antik Yunanlıların aşina olduğu bir efsaneyi tasvir ettiğini düşünmesine rağmen, imgenin Homeros’a doğrudan bir referans olup olmadığı belirsiz.
Stocker, “Kesinlikle Griffin Savaşçısı’nın Miken toplumundaki rolünü temsil eden kıymetli bir eser olmalıydı. Bence kendisini mühürde tasvir edilen kahramanla özdeşleştiriyordu.”
Savaşçının mezarında bulunan bir kılıç ve kabzası. F: Cincinati Üniversitesi

Antik Yunan sanat anlayışını değiştiriyor

Araştırmacılar, mühür üzerindeki sanatın gelişmişliğinin, Minos-Miken dünyasından bugüne kadar bulunan herhangi bir şeyle karşılaştırılamaz olduğunu ve Bronz Çağdaki Yunan sanat anlayışımızı değiştirdiğini belirtiyor.
Davis, “Görünen o ki, Minoslular, hiçkimsenin bu yeteneğe sahip olduklarını hayal edemeyecekleri derecede sanat üretiyordu. Anlatım sanatındaki özellikle de hareket ve insan anatomisine dair yetenekleri ve ilgileri, tahmin ettiğimizden çok daha iyi olduğunu gösteriyor. Stil özellikleriyle birlikte düşündüğümüzde, bu eser gerçekten olağanüstü.”

Stocker ve Davis, mührün, Antik Yunan sanatının gelişimi ve evrimini yeniden düşünülmeye yol açabileceğini belirtiyor.
Stocker, “Bu mühür, önümüzdeki sanat tarihi metinlerine eklenmeli ve tarih öncesi sanatı anlayış biçimini değiştirmeli.”


IB Times. 9 Kasım 2017.

19 Aralık 2019 Perşembe

Çanakkale’de 1500 Yıllık Devasa Mozaik Bulundu




Çanakkale’de 1500 Yıllık Devasa Mozaik Bulundu

Çanakkale’nin Lapseki ilçesinde kaçak kazı sırasında bulunan 1.500 yıllık devasa mozaik gün yüzüne çıkartılıyor.

Mozaiğin olduğu bölgede kurtarma kazıları sürüyor.
Güreci köyünde koruma altına alınan yaklaşık 120 metrekarelik mozaiğin, geç Roma ve erken Doğu Roma (Bizans) yerleşimine ait olduğu belirlendi.
Müze uzmanları denetiminde yaklaşık 20 kişilik ekip, mozaik ile diğer mimari kalıntıların restorasyon ve konservasyonuna devam ediyor.
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nden Dr. Öğr. Üyesi Oğuz Koçyiğit, mozaiğin varlığının geçtiğimiz Mayıs ayında kaçak kazı sırasında anlaşıldığını, bunun üzerine kurtarma kazısına başlandığını söylüyor.
Mozaiğin yaklaşık 1.500 yıllık olduğu tahmin ediliyor.
Parion Antik Kenti’ne çok yakın
Bölgede mozaiğin yanı sıra büyük bir yapılaşmanın olduğunun tespit edildiğini anlatan Koçyiğit,
“Troas bölgesinin açığa çıkarılmış en büyük ve en sağlam mozaiği. Üzerinde çeşitli figüratif, dekoratif unsurlar var, yazıtlar mevcut. Bu mozaik gerek bölge tarihi gerekse arkeolojisi için önemli. Bu mozaikle çevresindeki yapılaşma bizim için çok değerli, çünkü bulunduğumuz yer antik Lapseki kentine yaklaşık 15 kilometre mesafede. Yine Parion Antik Kenti hemen yanı başımızda. İki önemli kentin ortasında önemli bir kırsal yerleşim niteliğinde.”
Mozaik, Doğu Roma dönemine ait.
Mozaik yaklaşık 1.500 yıllık
Koçyiğit, Lapseki’nin Antik Çağ’da bir kırsal üretim merkezi olduğunu, o dönemden bu yana bölgede asma yetiştirildiğini söylüyor.
Başka tarımsal ürünlerin de bölgede oldukça yoğun denilebilecek düzeyde üretildiğini belirten Koçyiğit,
“Üretimin sonucu olarak da büyük metropollerin çevresine yayılmış durumda. Bu şekilde toprağı işleyen kırsal yerleşimlerin varlığı bu bölgede önemli. Burası da olasılıkla bizim için büyük bir kırsal yerleşim niteliğinde. Mozaiğin özelliklerine bakarak 5. ya da 6. yüzyıl diyebileceğimiz bir döneme tarihleniyor.”
Mozaik, geçtiğimiz Mayıs ayında kaçak kazılar sırasında bulunmuştu.
Koçyiğit, koşullar el verdiği sürece mozaik ve çevresinde çalışmaları sürdüreceklerini söyledi.
İlerleyen günlerde çok daha detaylı sonuçlara ulaşacaklarına belirten Koçyiğit, “Bölgenin niteliğini ve arkeolojik değerini artırıcı bilgiler elde edeceğimiz şüphesiz. Bu anlamda oldukça önemli.” dedi.

AA

MİKEN (AKA) UYGARLIĞI





                                                Agamemnon'nun altın maskesi 


                                                Miken vazosu




                        Mezar halkası

MİKEN (AKA) UYGARLIĞI

Miken kültürü , tunç silahlı Hint - Avrupa göçebe topluluklarından Akaların, MÖ 1800'lü yıllarda Yunanistan'ı istila ederek, yerli neolitik çiftçiler üzerinde feodal-askeri bir egemenlik kurmasıyla başlayan bir kültürdür. İzleyen yüzyıllarda Yunanistan yarımadasının tüm hâkimiyetini ele geçiren Miken uygarlığının en parlak dönemi MÖ 1400'lü yıllarla MÖ 1100'lü yıllar arasındadır.  Tarihte Akalar, Mora’nın kuzey merkezinde bulunan Akhea denilen bölgenin yerleşikleridir. Bu bölgenin şehir devletleri, M.Ö. 3.ve 2. asırlarda tesirli olan Aka Birliği denilen bir konfederasyon kurdular. M.Ö. 1600 senelerinde Mora’ya Aka istilası başladı. M.Ö. 1200 senelerine gelindiğinde Girit, Çanakkale ve Rodos 'u istila ettiler. Ege Denizinde söz sahibi oldular.
Homeros’a göre Danoalar ve Argoslarla beraber Truva savaşında 1000 gemilik bir donanma ile abluka etmeyi yapanlardır. Savaş Tanrıçası Athena’dan yardım istedikleri, onun yardımıyla savaşı kazandıkları İlyada efsanesinde anlatılmıştır. Ayrı olarak bu savaşta Aşil isimiyle bilinen yenilmez olduğuna inanılan bir savaşçıdan söz edilmektedir. Aşil’in Truvalılar tarafından topuğundan ok ile vurularak durdurulabildiği anlatılır. Bu yükselme devresi nihayetinde Akalar, daha sonra Anadolu ve Suriye ile ticari ilişkilere gidirler. Sonraları daha çağdaş, demirden yapılmış silahlar kullanan Dorlar Mora Yarımadasına gelince Akalar direnemediler Mora’nın kuzeyine göç edip orada askeri iddiası olmayan, tarım yapan bir topluluk olarak varlıklarını sürdürdüler.
Arkeolojik bulgular Akaların yaşadığı bölgede M.Ö. 13. asra kadar Mikenler’in yaşadığını ortaya koymaktadır. Homores’a göre Kuzeyden gelen Aka kabileri Miken kralları ile hanedan evlilikleri ile ilişki kurmuş daha sonra Mikenlerin yerini almış, daha sonra Akaların yakın akrabaları sayılan Dorlar tarafından yıkılmışlardır.[6]

MİNOS UYGARLIĞI /ESKİ GİRİT DİNİ

MİNOS UYGARLIĞI ile ilgili görsel sonucu



MİNOS UYGARLIĞI /ESKİ GİRİT DİNİ

M.Ö. 3000 yılında Girit Adası'nda ( Yunanistan) kurulan başkentleri Knosos olan Minos Uygarlığı ; M.Ö. 1200 lerde Dorların Girit Adasını ele geçirmeleriyle sona ermiştir. Aslında Minos ,efsane ile tarih arasında bir kişiliğe sahiptir. Bölgedeki korsanları yenerek Girit Merkezli bir devlet kuran Minos'un adı zamanla efsanelere karışırken öte yandan Minos adı özel ad olmaktan çıkıp bir hanedana mensup olanların ünvanı niteliğini (firavunlar gibi) kazanmıştır. Dolayısıyla zaman içinde Girit'le özdeşleşen bu unvan aynı zamanda Girit te doğan uygarlığın da adı olur.

GİRİT TARİHİNİN ANAHATLARI

Günümüzde de Girit kronolojisi , bütünüyle olmasa da , Evans’ın yaptığı çalışmalara dayanmakta ve onun terminolojisini kullanmaktadır.

İlk Çağ Girit tarihini şu ana başlıklarla özetleyebiliriz :

1. Neolitik dönem ( MÖ 6000 - 2600 )

Girit paleolitik dönem boyunca iskan edilmemiş gibi gözükmektedir. Adaya ilk gelenlerin Anadolu’dan geldikleri sanılmakta ve adada Neolitik dönemin bu şekilde başladığı kabul edilmektedir.

Bu dönemde konut inşaatı ve alet kullanımı gelişmiş ve ilk ana tanrıça idolleri ortaya çıkmıştır. Ayrıca bu dönemde Girit çevresindeki adalarla ilişki içine de girmeye başlamıştır.

2. Eski Minos Dönemi ( MÖ 2600 - 2100 )

Bu dönem aynı zamanda adada ilk metalin kullanıldığı zamanlardır. Evans’a göre adada ilk metal kullanımı buraya kaçan Mısır’lılar tarafından başlatılmıştır. Ancak bu görüş zamanla terk edilmiş ve adadaki metal kullanımına geçişte kaynağın Anadolu olduğu anlaşılmıştır. Böylece adanın doğu bölümünün de uygarlaşmada Anadolu ile bir köprü teşkil ettiği görülmüştür.

Bu dönemde Girit çevresindeki adalarla da ticaret ilişkilerini geliştirmiştir. Bu da büyük ölçüde Girit’in denizcilikte , bölgedeki diğer uygarlıklara göre , ileri olmasından kaynaklanmıştır.

Bu dönemin sonuna doğru Konsolos önem kazanmaya başlamıştır.



3. Orta Minos Dönemi ( MÖ ~ 1600 - 1400 )

Bu dönemde Girit Uygarlığında hızlı bir ilerleme kaydedilmiştir. Bu dönemin en önemli özelliği Anadolu ile olan ilişkilerin zayıflaması , buna karşılık Mısır ile olan ilişkilerin kuvvetlenmesidir. Buna bağlı olarak Girit’in doğusu zamanla önemini kaybetmiş ve orta kısımlar kuvvetlenmeye başlamıştır.

Girit Kronolojisinde bu dönem sarayların yapımına göre Eski ve Yeni Saraylar Devirleri olmak üzere ikiye ayrılır.

Eski Saraylar Devri MÖ 2000 ile 1700 yılları arasına tarihlenir. Bu dönemde Girit yüzünü Ege adaları ve Mısır’a çevirmiş ve buralarda yoğun ekonomik ilişkilere girmiştir. Öte yandan Anadolu ile olan ilişkiler zayıflamaya başlamıştır. Ekonominin ağırlığının doğudan orta bölgelere kayması da bu dönemde hızlanmıştır. MÖ 2000 yılında adanın doğu bölgesinde , Mallia’da inşa edilen bir sarayın 1900’de itibaren kullanılmamaya başlanması bu bölgenin ekonomik gerileyişi hakkında da ipuçları vermektedir.

Eski Saraylar devrinde Orta Girit’e bulunan iki şehir ön plana çıkmıştır. Bunlardan birincisi Ege adaları ile ticareti geliştiren Knossos öteki de Mısır ile ticareti geliştiren Paestos’dur. Bu şehirlerdeki ekonomik zenginlik kalıntıları gün ışığına çıkartılan saraylarla da ortaya konmuştur . Her iki şehir arasında zaman zaman çekişmeler olsa da Knossos üstünlüğünü ortaya koymuştur.

Bu dönemin sonunda bölgedeki binalarda bir yıkım göze çarpmaktadır. Bu yıkımın kaynağı büyük bir olasılıkla adaya dışarıdan gelen istilacılar olmakla birlikte daha araştırılmaktadır.

Yeni Saraylar devrinde ise , Girit uygarlığı sanki hiç bir kesintiye uğramamış gibi devam etmektedir. Knossos’da , Phaestos’da ve Mallia’da yeni saraylar inşa edilmiş , eskileri de onarılmıştır.

Bu dönemde Girit şehirleri arasında rekabet devam etmiş de olsa Knossos her bakımdan üstünlüğünü ortaya koymuştur.

4. Yakın Minos Dönemi ( MÖ ~ 1600 - 2100 )

Bu dönem Knossos krallığının egemen olduğu dönemdir. Evans bu dönem uygarlığını , efsanevi kral Minos’dan ötürü , Minos uygarlığı diye adlandırmayı uygun bulmuştur.

Bu dönemde Knossos’da Minos diye bir kralın bulunduğuna dair tarihi belgeler yoktur , ancak MÖ 1700-1400 yılları arasında hüküm süren bir hanedanın krallarının Minos ya da buna benzer bir isimle adlandırıldığı düşünülmektedir.

Bu dönemde Girit’in büyük bir deniz üstünlüğüne sahip olduğu bilinmektedir. Thukydides bu konuda şöyle yazmaktadır :

“ Geleneğe göre bir donanmaya ilk olarak Minos sahip oldu ; bugün Yunan Denizi adını verdiğimiz şeyin büyük bir kısmına gücünü kabul ettirdi ; Kyklades adalarına boyun eğdirdi ve Karia’lıları kovduğu bu adalarda ilk olarak koloniler kurdu; adalara vali olarak öz oğullarını yerleştirmişti ; ayrıca vergilerin toplanmasını daha kolayca sağlamak amacıyla korsanlığı elinden geldiğince ortadan kaldırdı.” ( Peloponnesos Savaşı 1 , 4)

Knossos ayrıca , bu dönemde diğer Ege adalarına hükmetmeye başlamış ve gücünü Yunanistan’a , anakaraya kadar genişletmiştir. Mısır’da , On sekizinci sülale de Keftiu ülkesine yani Girit’e hediyeler göndermiştir.

Ancak Girit uygarlığının sonu MÖ 1400 yılına doğru bir yıkımla gelmiştir.Bu dönem saraylarında, yapılarında bir yangın izine rastlanmaktadır. Yıkımın nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte dışarıdan gelen bir istila ya da içeriden bir ayaklanma olasılıkları tartışılmaktadır.

Bu yıkımdan sonra ise gelen Akha istilaları adayı Helenleştirmiş ancak uzun yıllar boyunca eski kültürü ve dili koruyanlar olmuştur.

Daha sonraları Miken egemenliğine giren Girit MÖ 1100 yıllarında da Dor hakimiyeti altına girmiştir. Bu dönemde bir kere daha yakıp yıkılan Girit artık bir Yunan şehri olarak eski, görkemini kaybetmiştir.

GİRİT İLE İLGİLİ KLASİK KAYNAKLAR VE EFSANELER

Klasik Yunan Mitolojisinde Girit ile ilgili anılar yerini mitoslara bırakmış ve burası ile ilgili değişik mitler oluşmuştur.

Bunlardan en önemlisi kuşkusuz Minos ile ilgili olan mitlerdir.

Minos adının belli yaşamış bir krala mı ait olduğu yoksa Midas , Cæsar gibi yaşamış kişilerden alınan bir unvan mı olduğu tartışmalıdır. Ancak mitolojik öykülerde Girit dönemini anlatmak için kullanılmaktadır. Mitolojide de Minos boğa kültünden ayrı olarak geçmez.

Mitolojiye göre Minos Zeus ile Europe’nin üç çocuğundan biridir. Minos efsanesini Azra Erhat şöyle anlatır :

“ Minos Girit tahtına çıkmak isteyince üç kardeş arasında kavga kopmuş, ama Minos tanrıların kendisinden yana olduklarını ileri sürmüş, bunu kanıtlamak üzere de Poseidon tanrıdan bir dilek dilemiş, denizden bir boğa çıkarmasını istemiş ve bu boğayı da gene tanrıya kurban etmeye söz vermiş. Dilediği gibi olmuş, denizden köpükler gibi ak bir boğa çıkagelmiş. Minos boğayı almış, tahta oturmuş ama hayvanı tanrıya kurban etmeyi unutmuş. Güzelim ak boğayı sürülerinin arasına damızlık olarak göndermiş. Bu duruma çok kızan deniz tanrı, ak boğayı Minos’un başına bela etmiş; bir efsaneye göre de hayvan kudurmuş , ortalığı kasıp kavurduğu bir sırada Herakles’in elinden öldürülmüş, ama iş bununla da kalmamış, kralın karısı Pasiphae bu boğaya doğadışı bir aşkla tutulmuş ve onunla birleşmiş. Kral Minos güneş tanrı Helios’un kızlarından Pasiphae ile evlenmişti. Bir zamanlar Europe gibi boğaya vurulan Pasiphae ak boğayla birleşebilmek için Daidalos’a bir inek heykeli yaptırır, içine girer ve gebe kalarak Minotauros’u doğurur. Ondan sonra da doğurur. Ondan sonra da Girit sarayının yaşamı karmakarışık olur. Helios döllerinin hepsi gibi Pasiphae de büyücüdür, seviştiği boğayı öldürttü diye Minos’u büyüler, yatağından yılanlar, çıyanlar, akrepler çıkmasını sağlar. Bunlar işi çapkınlığa vuran Minos’un yatağına giren her kadını sokup öldürmekteymişler. “

Minos hakkında anlatılagelen bu efsaneler de Minos’un Yunan mitolojisinde Midas’a benzer bir yer aldığını göstermektedir. Bu efsanede boğa kültünün önemi de dikkat çekmektedir. Burada Minos’un boğayı kurban etmemesi ve sonrasında da bu boğayı öldürmesi sonucu bir tür lanetlenme ile karşı karşıya kalması anlatılmaktadır. Başka bir efsaneye göre de bu yılanların,çıyanların ve kreplerin Minos’un sperminden çıkması , Girit kraliyet soyuna karşı da bir tepki olduğunu göstermektedir.

Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta da Pasiphae olarak gözükmektedir. Pasiphae’nin, Helios soyundan olması ve büyücü olması boğa ile ilintili ay kültü ile güneş kültü arasındaki bir karşıtlığı yansıtmaktadır.

Bütün bunların yanında Minos, Yunanlılara göre halkının üzerinde adil ve düzgün bir şekilde hüküm sürmüş bir hükümdardır.

Minos’un hükümdarlığı da , doğu kültürlerinde olduğu gibi tanrısaldır. Minos da kanunları Zeus’un iradesi ile yapmaktadır. Bunu kanıtlamak için de her dokuz yılda bir İda mağarasına gitmektedir ve burada tanrısal ilhamı da almaktadır.

Minos’un mitolojide bir çok yere gitmiş olması da Girit kolonilerinin buralara uzandığını göstermektedir.

Minos ile ilgili en ünlü efsanelerden biri de yukarıda kısaca sözü geçen Minotauros efsanesidir.

Azra Erhat , Mitoloji Sözlüğü’nde (bkz Kaynakça) Minotauros’u şöyle anlatır:

“ Adı Minos’un boğası anlamına gelen Minotauros insan bedenli boğa başlı bir canavarmış. Tanrı Poseidon’un kral Minos’a gönderdiği bir boğa ile Minos’un karısı Pasiphae’den doğmaymış. Minos bu korkunç yaratığı saklamak için mimarı Daidalos’a Labyrinthos sarayını yaptırmış. Theseus Minos’un kızı Ariadne’nin yardımı ile Minotauros’u öldürmüş. Minotauros Girit sarayında derin izler bırakmış olan Girit’e özgü bir boğa kültünün simgesi olsa gerek. “

Aslında bu efsane çok önemli ipuçları da vermektedir. Minotauros sadece Minos’un boğası anlamına gelmemekle birlikte bir bileşik isim olarak Boğa Minos anlamına da gelmektedir. Eğer Minos’u bir unvan olarak düşünürsek Boğa Kral gibi bir anlam kazanabilir. Bu ise daha eski dönemlerden kalan bir unvanı ya da bir tapınakta duran bir Boğa-tanrı heykeli ile ilişkili bir kültü düşündürtmektedir.

GİRİT’TE MİNOS DÖNEMİ İNANÇLARI

Bütün eski topluluklarda olduğu gibi Girit’te de din toplumsal hayatta önemli bir yer tutuyordu. Yapılan kazılar önemli dini merkezleri ortaya çıkartmış ve dönemin inançları hakkında bilgi vermiştir. Ancak o dönemlerden kalan yazılı belge eksikliği nedeniyle bazı dinsel törenlerin içeriği tespit edilememiş , sembollerin açıklanması tam olarak yapılamamış ve Girit halkının dini yaşayışları tam olarak açıklığa kavuşmamıştır.

Girit’te de Anadolu’da olduğu gibi ilk zamanlarda anaerkil bir kültün var olduğu bulunan ana tanrıça figürlerinden anlaşılmaktadır. Araştırmalar Girit’te bir çok farklı ana tanrıça kültünün de varlığını göstermiştir.

Girit dininin en büyük özelliği yaygın sembol kullanımıdır. Bugün tamamı çözülmemiş olsa da bir çok sembolün tanrısal kuvvetleri simgelemek için kullanıldığı tespit edilmiştir.

En sık rastlanılan sembollerden biri boynuz çifti idi. Boğa kültünün yaygın olduğu bir yerde boynuz sembolizminin olması da doğaldır. Ayrıca doğuda olduğu gibi yukarı bakan boynuz çiftinin ay kültü ile de ilişkili olduğu düşünülebilir.

Sık rastlanan bir başka dini sembol de , klasik dönem boyunca da Zeus’un simgesi olarak önemini koruyacak olan çift başlı baltadır. Çeşitli törenlerde tören aleti olarak gördüğümüz çift başlı balta çeşitli dini betimlemelerde de yer almaktadır .

Çift başlı balta ilginç bir etimolojiye de ışık tutmaktadır. Yunanca da labr…j / labris diye adlandırılan çift başlı balta LabÚrinqoj/Labirent sözcüğünün kökeninde bulunmaktadır. Knossos sarayına eskiden LabÚrinqoj denildiği düşünülürse bu ismin bu sarayda sık sık sembolü bulunan çift başlı baltadan geldiği düşünülebilinir. Bu sözcükten türeme sıfatların klasik çağda Zeus’a da verildiğini görmekteyiz.

Girit dinine ait bir ilginç sembol de haçtır. Haç tekerlek ya da gamalı haç olarak bazen de başka görüntülerle resmedilmekteydi. Alexiuo “ en akla yakın teoriye göre , haç ve tekerlek , yıldız ve güneşi simgeliyordu . Haçın kolları güneşin veya bir yıldızın ışınlarını , tekerlek de , ilkel insan tarafından göğü boylu boyunca kateden bir arabanın tekerleği olarak düşünülen güneş kursunu temsil ediyordu.” demektedir. Bizim görüşümüze göre haçın daha derin bir sembolizmi vardır ve diğer doğu dinlerinde de görülen bu sembolizmin açıklanması başka bir çalışmanın konusudur.

Diğer ilkel dinlerde olduğu gibi burada da fetişizme ait buluntular mevcuttur. Yapılan kazılarda , halkın üzerlerinde çeşitli idoller taşıdıkları , göktaşlarını ve bazı özel taşları bir kült nesnesi olarak kullandıkları tespit edilmiştir.

Girit uygarlığının ilk çağlarında çıplak kadın figürleri sık kullanılan idoller arasındaydı. Ayrıca bu dönemlerde çan biçimli idoller de sık kullanılıyordu.

Eski Girit dininde ağaç ve hayvan kültleri de önemli bir yer tutmaktadır. Bir çok yerde kutsal ağaçlar olduğu , ve bunların yanında kült merkezlerinin oluşturulduğu bugün bilinmektedir.

Bazı dini tasvirlerden görüldüğü üzere kutsal ağaçlar çitle çevriliyor ve buralarda dini ayin yapılıyordu. Törenin tam olarak nasıl olduğu tam bilinmemekle birlikte töreni gerçekleştirenlerin ağaca dokundukları , etrafında dans ettikleri tespit edilmiştir. Bazı törenlerde ağacın kökünden sökülmesi de gerçekleşmekteydi. Ayrıca ağaç figürleri ile birlikte çift başlı balta figürlerinin de görülmesi ilginçtir.

Hayvan kültleri arasında ise en önemli yer tutan kuşkusuz boğa kültüdür. Boğa kültü Yunan mitolojisindeki bir çok mit içinde yer almaktadır. Boğa kültünün Anadolu kaynaklı olduğu düşünülmektedir. Ancak Girit’e kültür olarak yakın olan Mısır’da da boğa ile ilgili Apis ve Hather kültlerinin olması kültürel etkileşimin daha karmaşık olduğunu göstermektedir.

Dini tasvirlerde ayrıca , hayvan başlı , insan vücutlu tasvirler de görülmektedir. Bunların maske takılarak yapılan dini törenlerle ilişkili oldukları düşünülmektedir. Bu varlıkların aynı zamanda libasyon hizmetinde bulunduklarının da görülmesi bu törenlerle olan ilişkiyi güçlendirmektedir.

Girit kültüründeki insan biçimli tanrıların ne zaman ve nasıl ortaya çıktıkları ise tam olarak bilinememektedir.

Ana tanrıça figürleri , tıpkı Anadolu’da ve Mezopotamya’da olduğu gibi bitki ve hayvan dünyasına hükmeder biçimde ortaya konmuşlardır. Yine Anadolu ve Mezopotamya’da olduğu gibi Ana tanrıça burada da hayat ağacı ve çeşitli hayvanlarla birlikte resmedilmektedir.

Ana tanrıça gösterimleri yere bağlı olarak da değişebilmektedir. Örneğin bir dağ yakınında ana tanrıça bir dağ tanrıçası görünümünü almakta , ekili alanlar yakınında ise tarımla ilgili özellikleri taşımaktadır.

Bir önemli ana tanrıça tasviri de yılanlı tanrıçadır. Bir görüşe göre kişileştirilmiş yılan tasviri olan bu figürler başka bir görüşe göre ise yılan sembolizmi ile ana tanrıçanın yer altı dünyasına da hükmettiğini gösteren bir figürdür. Ancak bizim görüşümüze göre bu ana tanrıçanın yılanlardan koruma özelliğini de gösteriyor olabilir.

Bunun yanında ana tanrıça figürü ile birlikte bir erkek figürüne sık rastlanmamaktadır. Bu durum bazı araştırmacılara Girit’te “tek tanrılı” bir din olabileceğini düşündürtmüşse de bu konuda kesin kanıtlar bulunamamıştır. Zeus ile ilgili inançlarda bile Girit’tin bu kadar önemli olması orada da Ana tanrıçaya eşlik eden bir tanrı olduğunu düşündürtmektedir. Ayrıca bulunan bazıtasvirlerde erkek tanrının aslanlarla beraber olması ve silahlı olarak resmedilmesi Girit’te erkek tanrı tapımı olduğunu göstermektedir.

KÜLT MERKEZLERİ

Yapılan kazılar Girit’te bir çok kült merkezini açığa çıkartmıştır. Bu kültürde klasik Yunan kültüründe örnekleri olduğu gibi büyük tapınaklar inşa edilmediği için kült merkezleri ancak oralarda bulunan mücevher , heykel , silah gibi sunularla ya da kutsal kaplar , libasyon kapları , üç ayaklı kazanlar gibi eşyalarla tanınabilmektedir.

Önemli kült merkezleri en eski zamanlardan beri kullanılmış olan ve mitlere konu olmuş mağaralardır. Girit’te bir çok mağarada kült töreni yapılmaktaydı. Yapılan araştırmalarda bir çok mağarada adak idollerinin bulunması bu görüşü desteklemektedir.

Mağaralar içinde en önemli olanı , klasik devirde de içinde Rhea’nın Zeus’u doğurduğuna inanılan , Dikta mağarasıdır. Bu mağaranın en eski dönemlerden itibaren bir kült merkezi olduğu bilinmektedir.

Orta Minos devrinin ilk dönemlerinde , dağ tepelerinde , kutsal bir ağacın civarında , kaynak kenarlarında ve kayalıklarda kült merkezleri oluşturulmuştur. Yine aynı dönemde ev içlerinde de kutsal yerler belirlenmeye başlamıştır.

Dağ tepelerine ya da çıkılabilen sarp kayalıklara duvar örülüyor ve buralardaki kutsal alanlar belirleniyordu. Bu alanlarda festival zamanlarında törenler yapılmaktaydı. Ayrıca buralarda yaz ve kış gündönümlerinde ateş yakılarak tören yapıldığı ve ateşlere adak eşyaları atıldığı da ortaya çıkarılmıştır.

DİNSEL TÖRENLER

Diodorus’a göre “ Girit’liler tanrılara yakarışların , kurban törenlerinin ve gizemlerin kendi buluşları olduklarını ve diğer toplumların bunları kendilerinden aldıklarını söylerler. “

İçerikleri tam bilinmese de bu törenlerin Girit kültüründe büyük rol oynadıkları kesindir.

Girit’te kanlı kurban ayinleri de önemli bir yer tutmaktaydı. Boğa , keçi ve domuz sık kurban edilen hayvanlar arasındaydılar. Kurban töreni sırasında aynı zamanda meyve ve başka yiyecekler de sunuluyordu.

Hagia Triada’da bulunan bir lahit üzerindeki betimlemelere göre Alexiou bir kurban törenini şöyle anlatmaktadır :

“ Hagia Triada lahdinde tahta bir masa üzerine sıkıca bağlanmış bir boğa betimlenmiştir : Hayvan henüz öldürülmüştür , boğazından kan akmakta ve bu bir kabın içinde toplanmaktadır ; bu arada daha küçük başka hayvanlar da, muhtemelen keçi ve koçlar masanın altında kurban edilme sıralarını beklemektedir. Kurban kesimi flüt eşliğinde cereyan eder. Sonunda içleri kan dolu kaplar , kulplarından bir sırık geçirilerek , bunu omuzuna yerleştiren bir kadın tarafından götürülür. Rahibe kapları alır ve iki çifte balta arasında duran daha büyük bir kovanın içine kanları boşaltır. Şüphesiz ki bu , kurban töreninin doruk noktası , en kutsal anıdır. Yedi telli bir Lyra’nın nağmeleri buna eşlik eder. Knossos’da , Büyük Rahibin Evi’nde olduğu gibi, diğer bazı durumlarda da , kan veya bir başka sıvı yerdeki bir çukura boşaltılır , buradan bir oluk ile akıtılır. Diğer dinlerdeki paralellerine dayanarak , kurban töreninde hazır bulunan inananların , kutsal hayvanın vücudundan birer parça aldıkları düşünülebilir. Kurban edilen hayvanların derileri tapınağa adanır. Hagia Triada reliefli kasesindeki işte bu konuyu işler . Yine muhtemeldir ki , kurban töreni sırasında , tıpkı Homeros’un anlattığı gibi , kesilecek hayvanın başından aşağı öğütülmüş tahıl serpilirdi. “

Ayrıca Girit halkının hayvan idollerini de tapınaklara adadıkları bilinmektedir.

Bayram zamanları ise danslarla kutlanıyordu. Dans ele geçen buluntulara göre en önemli dinsel törenlerden biri sayılmaktadır. Çeşitli kaplarda , mühürlerde hatta saray duvarlarında dans eden figürler rastlanmaktadır. Bayram zamanlarında ateş yakmak , salıncakta sallanmak sık yapılan törenler arasındaydılar. Ele geçen tasvirlere göre boğa oyunları da yılın belli zamanları yapılıyor ve önemli bir yer tutuyordu.

Festival zamanları tören alayları oluşturmak , tıpkı diğer bazı doğu dinlerinde olduğu gibi , Girit’te de sık rastlanan bir uygulama idi.

Bayram zamanları tam olarak saptanamamış olmakla birlikte en önemli iki bayram İlkbahar bayramı ve zeytin toplama zamanı idi.

Girit kültüründe ayrıca bir ölüler kültü olduğu da söylenebilir. Ölülerin eşyaları ile , hatta lamba ile gömüldüğü göz önüne alınırsa Girit halkının ölümden sonra bir hayatın varlığına inandıkları söylenebilir. Lahitler üzerindeki dinsel figürlerin bolluğu da bu nedenle olmalıdır. Ayrıca mezar civarlarında sunular bulunması da bu görüşü güçlendirmektedir.

Kült gerekleri rahipler değil rahibeler tarafından yerine getirilmekteydi. Bunun da ana tanrıça kültünden ötürü doğal olması gerekmekteydi. Rahipler ise daha geç devirlerde ortaya çıkmışlardır.

Betimlemelerde gördüğümüz üzere rahip ve rahibeler törenlerde hazır bulunmaktaydılar. Rahip ve rahibeler törene katılan diğer kişilerden üzerlerindeki kıyafetlerle ayırt edilebilmekteydiler. Rahip ve rahibelerin törenler sırasında doğu kökenli giysiler giymeleri ise Girit dininin doğu kökenleri hakkında düşündürtücüdür.


KAYNAKÇA
ALEXIOU Stylianos , Minos Uygarlığı ( çev. Elif Tül Tulunay ) , Arkeoloji ve Sanat Yayınları , İstanbul , 1991
COTTRELL Leonard , The Anvil of Civilization , Mentor Books , New York , 1957
ERHAT Azra, Mitoloji Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1978
HAFNER German , Art of Crete , Mycenae , and Greece , Harry N. Abrams, Inc , New York , 1968
HIGGINS Reynold , Minoan and Mycenaean Art , Thames and Hudson , London , 1997
MACKENZIE Donald , Crete & Pre-Hellenic Europe , Senate , London , 1995
MANSEL Arif Müfid , Ege ve Yunan Tarihi , Türk Tarih Kurumu Yayınları , Ankara , 1971
PLATON Nicolas , Crète , Les Editions Nagel , Genève , 1968
TAYLOUR Lord William , The Mycenaeans , Thames and Hudson , London , 1994
THUKYDIDES , Peloponnesos Savaşı ( çev. Tanju Gökçöl ) , Hürriyet Yayınları , İstanbul , 1976
TULARD Jean , Histoire de la Crète , Presses Universitaires de France , Paris , 1979
WALTZ Pierre , Le Monde Egéen Avant les Grecs , Collection Armand Colin , Paris , 1947